RTÜK Üst Kurul Üyesi Taha Yücel ile Söyleşi


RTÜK Üst Kurul Üyesi Taha Yücel ile Söyleşi

 

Bilgi güvenliği alanında toplumun her kesiminde bilgi ve bilinç düzeyini arttırmak, bu konu ile ilgili teknolojik gelişmeleri izlemek, milli teknolojilerin geliştirilmesine katkı sağlamak; bireysel, kurumsal ve ulusal düzeydeki riskler konusunda farkındalık oluşturmak amacı ile RTÜK Üst Kurul Üyesi ve Bilgi Güvenliği Derneği Yönetim Kurulu Başkan Vekili Taha Yücel ile Türkiye’de bilişim sektörünün durumu ve bilhassa bilgi güvenliği hususunda ülkemizin dünü, bugünü, geleceği ve yapılması gerekenleri konuştuk.

CyberMag: 3. kez RTÜK üst kurul üyeliğine seçildiğiniz için tebrik ederiz. Bu konu ile ilgili duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?

Taha Yücel: Öncelikle çok teşekkür ederim. CyberMag ve Bilgi Güvenliği Derneği sektörde çok büyük bir ihtiyacı karşılıyor ve çok önemli bir misyonu var. Başarılarının daim olmasını diliyorum. RTÜK, 9 üyesi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen ve demokratik temsilin olduğu anayasal bir kurumdur. RTÜK, benim daha önce Teknik Denetim Uzmanlığı da yaptığım ve yeni üniversiteden mezun olduğum zaman Türkiye Frekans Planlaması Projesi ile birlikte kuruluşunda görev aldığım bir kuruluştur. Daha sonra bir süre özel sektör tecrübesinin ardından 2005 yılında tekrar RTÜK’e Üst Kurul Üyesi olarak dönüş yaptım. 2005’ten 2017’ye kadar 12 sene burada görev yaptım. Ardından bir süre ASELSAN’da Genel Müdür Yardımcısı ve UGES Sektör Başkanı olarak vazife yaptım. RTÜK’e tekrar aday gösterildim ve TBMM tarafından 16.10.2017 tarihinde Üst Kurul Üyeliğine 3. kez seçildim.

Burada ilk üyeliğim döneminde SKAAS projesinin (Sayısal Kayıt ve Arşiv Sistemi Projesi) TÜBİTAK ile birlikte gerçekleştirilmesinde aktif görev aldım. SKAAS, en ücra köşedeki yerel yayınların dahi Ankara’daki RTÜK merkezine IP üzerinden aktarıldığı, sayısal ortamda kayıt edildiği ve burada ses ve görüntü analizlerin yapıldığı ve bu sayede uzmanlarımızın raporlarını hazırladıkları bir sistemdir. Bunu biz yurt dışından hazır bir proje olarak almadık. Herhangi bir lisans bağımlılığı olmaksızın yerli kaynaklarla ve açık işletim sistemi ile TÜBİTAK bünyesindeki mühendislerin yoğun çalışması sayesinde yerli ve milli bir proje olarak gerçekleştirdik. TÜBİTAK buradan elde ettiği deneyimleri güvenlik ve savunma sektörlerinde de kullanma imkânına kavuştu.

2011’de Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanunu tamamen yenileme fırsatı bulduk. Burada ilk ve ikinci dönemimde tüm çalışanlar ve tüm üst kurul ile birlikte çok güzel çalışmalara katkı sağlamaya çalıştık. Üst Kurulda Başkan Vekilliği görevim sırasında kanunun hemen ardından yönetmelikleri yoğun bir çalışma ile tamamladık.

Sayısal karasal yayına geçiş çok arzu ettiğimiz bir projeydi. Analog başlayan televizyon yayınları henüz RTÜK kurulmadan başlamıştı ve ilk Analog Frekans Planlaması çalışmalarında da ben frekans planlama komisyonunda görev almıştım. Analog Frekans Planlaması yapılmasına rağmen, maalesef 28 Şubat müdahalesi ile RTÜK’ün yetkileri kısıtlanarak ve zorlamalarla ihaleler iptal edildi. Analog Frekans İhalesi o zamanın olmazsa olmazıydı. 1997 yılında tam nihayete ererken ve hiçbir hukuki problem çıkmazken bir müdahale ile iptal ettirildi ve Üst Kurul yapması gereken işi yapamaz hale getirildi. Ardından RTÜK kanununu değiştirdiler ve RTÜK’ün frekans planlama yetkisi elinden alındı. Şimdiki adı BTK olan o dönemlerde ki adı TK (Telekomünikasyon Kurumu)’na frekans planlama yetkisini verildi. Frekans planlarını onaylama yetkisi ise Haberleşme Yüksek Kurulu’na verildi. Haberleşme Yüksek Kurulu Frekans Planlarını bir türlü onaylamadı. Bu nedenle de RTÜK tahsisleri yapamadı. 2005 yılında Üst Kurul Üyesi olarak seçildim. 2005 yılında sayısal yayının gelişmesi nedeniyle analog tahsis yapmanın artık anlamı kalmamıştı. Bizler bunun üzerine ilk etapta en azından frekansları kullananlardan frekans kullanım bedeli almayı kararlaştırdık. Frekans Kullanım Bedeli Yönetmeliği’ni çıkarttık. Frekans Kullanım Bedeli Yönetmeliği Danıştay’da iptal ettirildi ve biz tekrar başa dönmüş olduk. Nihayetinde 2011 yılında frekans kullanım bedeli ile ilgili düzenlemeyi kanuna derç ettik. Hâlihazırda yayıncılar frekans kullanım bedeli ödeyerek karasal yayın yapmaktalar. Fakat maalesef Türkiye’de hala yayıncılar karasal ortamda analog yayına devam ediyorlar. Uydu yayınları ise tamamen sayısaldır bir yandan da kabloda sayısallaşma devam ediyor. TÜRKSAT kablo ortamındaki aboneleri sayısala dönüştürüyor. Analog ortamda HD kalitede yayın yapamıyorsunuz ama sayısal yayında HD yayınlar hızla yaygınlaşıyor. En sonunda 2013 yılında sayısal frekans ihalesine çıkıldı. Fakat orada maalesef sayısal frekans ihalesine çıkılırken ve kapasite daha çok yayına imkân verirken ısrarıma rağmen tahsis edilecek yayın sayısı 33 olarak belirlendi. Ben bu sayının 45 olması gerektiğini savunuyordum ama maalesef bu kabul görmedi. Neticede yapılan ihaleler yayın kuruluşlarının çabaları ile mahkemece iptal edildi ve sayısal yayına geçişle ilgili büyük bir fırsat kaçırıldı. Fakat bugün itibariyle sayısal karasal yayına geçiş hala mümkün ama farklı bir modele gitmek lazım. Çünkü zaman geçtikçe yayın sıkıştırma teknolojileri gelişiyor. Bu demek oluyor ki, mevcut kapasitenizle daha çok ve daha kaliteli yayın yapabilir duruma geliyorsunuz. Statistical Multiplexing dediğimiz bir yöntem de var. Bir frekans kapasitesi pek çok yayın tarafından ortaklaşa kullanılarak, kimin daha çok ihtiyacı varsa ona daha çok bant genişliği verilerek verimli bir şekilde kullanılıyor. Ama şunu da gözden kaçırmamak lazım, yayıncılık için ayırılmış frekanslar gittikçe daralıyor. 61-69 UHF kanalları daha önce yayınlar için kullanılıyordu. Bu yayıncılık için ayırılmış olan UHF bandının son kısmıdır. 790-862 MHz bandıdır. 790-862 MHz bandı ITU (International Telecommunication Union)’da alınan kararla yayıncılıktan alındı ve mobil haberleşmeye verildi. Ülkemizde de boşaltıp BTK ya devrettik. LTE ihalesinde de bu bölümler tahsis edildi. Son yapılan ITU Dünya Radyokomünikasyon Toplantısında (WRC-15), 100 MHz’lik bir bölüm (694-790 MHz) daha yayıncılıktan alındı. Kısıtlı sayıda kanal (UHF bandı 21-48) karasal TV yayıncılığı için kullanılabilir durumda. ITU RRC-06 anlaşması ile Türkiye olarak aldığımız frekans kullanım haklarımız var bu kapasitenin sayısal karasal yayınlar için kullanılması gerekiyor. Biraz önce arz ettiğim sayısal sıkıştırma teknolojileri sayesinde biz mevcut elimizde kalmış olan frekansları yani UHF 21. kanaldan 48. kanala kadar olan bölümü planlayabiliyoruz.

Ulaştırma Bakanlığı’mızın bünyesinde bir Kule A.Ş. kuruldu ve son derece umut verici, sektörün karasal yayın iletim problemlerini çözmeye namzet bir kuruluştur. Yapılacak bir kanuni düzenleme ile Kule A.Ş.’yi karasal ortamın TÜRKSAT’ı haline dönüştürmek mümkündür. Buradan kastım şudur; nasıl TÜRKSAT, RTÜK tarafından uydu lisansı verilmiş yayıncılara uydu kapasitesi kullandırıp iletim hizmeti veriyorsa aynı şekilde Kule A.Ş.’de RTÜK’den karasal sayısal yayın lisansı alan kuruluşlara frekans kullandırıp iletim hizmeti sunabilir. Bunun için yapılması gereken, bir KHK veya Kanun düzenlemesi ile karasal yayınlar için ayrılmış frekans bantlarını ve frekans planlarını Kule A.Ş.’ye devretmek, müracaat eden kuruluşlara RTÜK’den karasal sayısal yayın lisansı vererek Kule A.Ş.’ye yönlendirmek ve Kule A.Ş. ile yayın iletim anlaşması yapan kuruluşların karasal yayın yapmasına izin vermektir. Halihazırda uydu ve kablo ortamından yayınlar için TÜRKSAT ile bu şekilde çalışılmaktadır. Devlet şirketi olan Kule A.Ş. de karasal ortamın TÜRKSAT’ı olacaktır ve güçlü bir iş modeline kavuşacaktır.

CyberMag: Dünyada ve Türkiye’de bilişim sektörünün bugünü ve geleceği hakkında neler söylemek istersiniz?

Taha Yücel: Aslında internet son derece hızlı gelişti. İlk internet kullanmaya başladığımızda world wide web ifadesi ile world wide wait olarak dalga geçerdik. “Dünya Çapında Bekleme”. İnternetten içinde resim olan herhangi bir web sitesine girmek istediğimizde 5-6 dk. beklerdik. Bazen resimler kapatılıp sadece yazılar gelirdi ve biz o yazılarla yetinirdik. Hareketli görüntü hiç yoktu, ses çok kısıtlıydı, internet böyle başladı. Bu anlattıklarım üniversitede okuduğum 90’lı yılların başıdır. Şu anda geldiğimiz nokta; internet ortamından HD kalitesinde görüntülerin, 4K’nın vızır vızır iletildiği bir aşamadır. Bu hız, bu gelişim hayatın her alanını etkiliyor. Artık elimizdeki telefondan ve tabletten de kaliteli ve kesintisiz görüntü izleyebiliyoruz. Peki, internet bu kadar hızlı gelişirken bizler bundan nasıl istifade ediyoruz? Sorulması gereken temel soru budur. İnternetin büyük bir deniz olduğunu, büyük bir okyanus olduğunu herkes kabul ediyor ama okyanusun içinde zehirli bitkiler de var, besleyici bitkiler de var. Okyanusun içinde köpek balıkları ve zehirli balıklar da var. Çok faydalı balıklar da var. Peki, bizler ve çocuklarımız bu denizin içerisinde güvenli bir şekilde nasıl dolaşacağız, nasıl istifade edeceğiz? Faydalı beslenmeyi yapıp, zararlı beslenmeden nasıl kurtulacağız? Aslında tüm çocuklarımızın ilkokul birinci sınıftan itibaren internet okuryazarlığı eğitimine tabi tutulması şarttır. Çocuklarımız internet başında, televizyon başında geçirdikleri zamandan daha fazla zaman geçirmektedir. Çocuklarımız aileleri ile veya arkadaşlarıyla dışarıda, oyunda geçirdikleri vakitten daha fazlasını çoğunlukla internet başında geçirmekteler. Okulda bile ellerinde tablet ve telefon var.

Avrupa Konseyi Ekim 2017’de İnternet Okuryazarlığı Elkitabı (Internet Literacy Handbook) adında bir eser yayınladı. Bu kitap IGF (İnternet Yönetim Forumu) toplantısında Cenevre’de Birleşmiş Milletlerin ev sahipliğinde tanıtıldı. Bu eseri Türkçeye çevirip, Türk müfredatına da kazandıracağız. Bu kitap çocuklarımıza internetimizin risklerini, tehlikelerini, tuzaklarını, faydalı yönlerini ve internetten nasıl istifade edeceklerini anlatıyor.

Çocuklarımız küçük yaşlardan itibaren daha okuma yazmayı öğrenmeden internet kullanmayı öğreniyorlar. Peki, çocuklarımız internette ne yapıyor? İnternette maalesef oyun oynuyorlar. Oyunların bazılarının faydası olabilir belki ama zararlı oyunlar da oynuyorlar. Oyunların bazılarında şiddet, müstehcenlik, ahlaksızlık, milli ve manevi değerlerimize aykırılık var. Bilgisayar başında sabaha kadar oyun oynayıp hayatını kaybeden çocuklar var. İnternetin bu zararlı yönüyle mücadele etmeye mecbur ve mahkûmuz. İnternet denetiminden sorumlu BTK Başkan ve Üyelerinin bu konuda benden çok daha duyarlı olduklarını biliyorum. Onlara bizim de yardımcı olmamız lazım. İnternet okuryazarlığı eğitiminin, ilkokul birinci sınıftan başlanarak ve müfredatın içine derç edilerek verilmesi lazım. Aynı zamanda ebeveynler ve öğretmenler de bu konuda eğitilmelidir. Eğer biz bunu sağlarsak çocuklarımız interneti doğru kullanırlar. Artık bilgiyi ezberleyenden çok aradığı zaman istediği bilgiye ulaşan, hızlı düşünüp kolay sıkılan bir nesil geliyor. Bizim bu nesille onları anlayacak şekilde iletişim kurmamız lazım. Mevcut müfredatımız ve eğitim sistemimiz buna göre revize edilmelidir. İnternetin hayatın bir parçası olduğunu bilerek ve eğitimde bunlardan istifade ederek, çocukların bu alanda çok yetenekli olduğu bilerek çocuklarımıza uygun eğitim sistemini geliştirmeliyiz. Konvansiyonel, geleneksel eğitim buna tam cevap vermiyor, çocuklarımız sıkılıyor. Artırılmış gerçekliği (Augmented Reality) eğitimde kullanmamız lazım. Bunun için de içerik üretmemiz gerekiyor.

 

CyberMag: İnternet kullanım oranlarındaki artışı neye bağlıyorsunuz? İnsanlar açık bilgi ortamlarına neden bu kadar istekli? Endüstri 4.0 trenini kaçırmamak adına özel sektörün ve devletimizin alması gereken sorumluluklar nelerdir?

Taha Yücel: Bizim zeki, kapasiteli ve dinamik bir genç nüfusumuz var. Bu genç nüfusumuzun doğru eğitilerek, yönlendirilerek ve hedef verilerek sayısal ortama adapte edilmesi lazım. Sayısal ortamdan kastım bilgi, iletişim, medya ve bütün hepsini de içeren ortamdır. Bu ortam ile ilgili büyük fabrikalar, büyük sanayi altyapıları kurmamız, büyük yatırım yapmamız gerekmiyor. Bu bizim için büyük bir fırsat. Biz doğru eğitimle doğru beyin gücümüzle yazılım sektöründe dünyada sayılı ülkeler arasına girebiliriz çünkü bu potansiyelimiz var. Bunun için ilkokuldan itibaren hem internet okuryazarlığını ders olarak vermemiz hem de çocuklarımıza kod yazmayı öğretmemiz lazım. Mesela Phyton diye kullanılması son derece basit bir yazılım dili var. Çocukların kolaylıkla öğrenebilecekleri bir yazılımdır. Benim ilk bilgisayarla tanışmam ortaokuldayken oldu. Ben ortaokulda iken rahmetli babam Japonya’ya gitmişti. Bana basit bir bilgisayar getirdi oradan 80’li yıllarda. O bilgisayar Basic ile programlanıyordu. Bu Basic’in benzeri Phyton şu anda. İlkokuldan itibaren okullarımıza belki seçmeli ders olarak Phyton veya uygun görülecek yazılım dili ile çocuklarımıza eğitim ve ödevler verebiliriz. Küçük yaşta kod yazmayı öğrenen bu çocuklar arasından ileride çok yetkin programcılar çıkar. Çocuklarımıza doğru hedefler vererek, doğru yönlendirmelerle biz dünya ile rekabet edebilir hale geleceğiz. Geçmişte çok büyük çaplı donanım yatırımı gerekiyordu. Yazılım sadece onun bir parçasıydı. Şimdi ise hardware basitleşti, ucuzlaştı ve standartlaştı. Yazılım ise çok kritik bir aşamaya geldi. Bir ceset düşünün ruh olmadan hiçbir anlamı yok. Yazılım bunun ruhudur. Ruh cesetten çok daha önemlidir. Ruhun olmadığı bir cesedi yürütüp konuşturabilir misiniz? Hindistan yazılımda dünya devleri arasına girdi. Hindistan geri ve fakir bir ülkeydi. Birçok aç insanı varken nasıl oldu bu durum? Doğru eğitim, doğru yönlendirme ve genç nüfusu ile oldu. Biz yazılımda güçlü olursak, eğitimde, savunmada, sağlıkta, otomotivde, tarımda ve aklımıza gelebilecek her sektörde iddialı, başarılı ve vazgeçilmez oluruz. İnsanların faydasına da bunu kullanırız. Türkiye bir teknoloji geliştirirse insanların faydasına kullanır. Bizim insanımızın, genç nüfusumuzun birlik ve beraberlik içinde Türkiye’nin faydasına çalışması lazım.

CyberMag: Son yıllarda internetin kullanımının artmasıyla birlikte ortaya çıkan IoT(Nesnelerin İnterneti) kavramı ve internete bağlı cihaz sayısının artışı; bir başka hayati husus olarak Bilgi Güvenliği konusunun önemini, yerel ve milli çözümlerin ülkemiz adına geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bu bilgiler ışığında, Türkiye’deki Siber Güvenlik Sektörü’ nün durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Son dönemde Siber Güvenlik Kurulunun oluşturulması veya USOM ve SOME birimlerinin hayata geçirilmesi gibi birçok adım atıldı. Siz bu adımları yeterli buluyor musunuz? Rusya veya ABD gibi bu alanda sözü geçen bir ülke konumunda olmak için neler yapmamız gerekiyor?

Taha Yücel: Türkiye’nin bu konuda topyekûn seferber olması gerekiyor. Her şeyi devletten beklememek gerekir. Üniversitelerimizin bu konuya daha fazla odaklanması lazım. Sivil toplum örgütlerimizin de aktif olması lazım. Bilgi Güvenliği Derneğinin ve sizin derginizin misyonu da zaten budur. Yani bilgi güvenliği konusunda, siber güvenlik konusunda şuur oluşturmak, unutturmamak, farkındalık oluşturmak, eksiklikleri tespit etmek, bunlarla mücadele etmek, sinerji oluşturmak gerekir. Üniversitelerimiz, sivil toplum örgütlerimiz, özel sektörümüz ve devletimiz hep birlikte bilgi güvenliği konusunu önemsememiz lazım. Bilgi Güvenliği eğitimlerinin de yaygınlaştırılması gerekiyor. Bilgi Güvenliği Derneğimize de bu hususta önemli bir sorumluluk düşüyor.

CyberMag: Yapılan araştırmalar sonucunda, dünyada 1,5 milyon siber güvenlik uzmanı açığı olduğu söyleniyor. Bilgi Güvenliği Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Hamdi Atalay’ın tespitine göre, Türkiye’nin dünya pazarından %1 pay aldığı göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizde 15.000 siber güvenlik uzmanına ihtiyaç olduğu söylenebilir. RTÜK olarak çalışmalarınız son sürat devam ediyor. Üst Kurulda Elektronik Belge Yönetim Sisteminin (EBYS) temini yapılmış olup, sistemin işletilmesi yapılmaktadır. Bu sistemler kuruma neler kazandırdı, bilgi teknolojilerinin RTÜK için önemi nelerdir bizleri biraz aydınlatır mısınız?

Taha Yücel: Sayısal Kayıt Arşiv Analiz Sistemi (SKAAS) zaten oturmuş bir sistem ama sürekli yeniliyoruz ve genişletiyoruz. Mesela ilk SKAAS hizmete alındığında kapasitesi kısıtlıydı ve o zaman ki yayın sayısı da azdı. Yayın sayısı arttı, biz de kapasiteyi arttırdık, kayıt süresini arttırdık. Yerel ve bölgesel yayınları da buraya bağladık ve sürekli geliştiriyoruz. Elektronik Doküman Yönetim Sistemi de bizim TÜRKSAT ile yaptığımız bir projedir ve son derece memnunuz. Elektronik imza ile ve son derece şeffaf bir sistemle uzmanlarımız raporlarını ve yazılarını hazırlıyorlar. Böylece burada hem kâğıt israfının önüne geçildi, hem de zaman israfının önüne geçildi. Bu sisteme performans yönetimini de eklememiz gerekiyor. Benim kamuda performans yönetim sisteminin de mutlaka kurulması gerektiği ile ilgili bir düşüncem var. Şunu arz etmek istiyorum; insanların verimli bir şekilde çalıştığı, başarıların görüldüğü, çalışanın çalışmayandan ayırt edildiği ve üst performans gösterenlerin terfi ettirildiği ve ödüllendirildiği bir performans yönetim sistemi RTÜK’te de kamunun tümünde de şarttır. Türkiye’de şu anda kamuda çok değerli, zeki, kapasiteli ve genç insanlar var. İnsanlarımız güzel ve şeffaf bir sistemle kamuya kazandırılıyor. Taşeron işçilerimiz ile ilgili problem de çözülmüşken performans sistemi ile ilgili de gerekli düzenlemelerin de yapılması gerekir. Nasıl cihazların ruhu yazılımsa devletin ruhu da memurlarımızdır. Memurlarımız iyi çalışırsa devletimiz iyi çalışır. Sistem ne kadar şeffaf olursa o kadar adaletli olur, güvenli olur. Şeffaf ve ölçülebilir bir kamu yönetim sistemine acilen ihtiyaç vardır. RTÜK, BTK, BDDK, Rekabet Kurulu, YÖK gibi düzenleyici kurumlar aslında çok hızlıca bu sisteme geçebilecek kurumlardır.

 

CyberMag: Avrupa Konseyi Yapay Zekâ ve İnsan Hakları grubuna Türkiye’yi temsilen seçildiniz. Her yıl düzenlenen İnternet Yönetişim Forumu’nun (IGF 2017) on ikinci yıllık toplantısı, bu yıl İsviçre'nin Cenevre kentinde Birleşmiş Milletler Binasında gerçekleştirildi.  Bitcoin, blockchain, siber güvenlik, bulut bilişim ve yapay zekâ konuları damga vurdu. Bu ana başlıkları ülkemiz ve uluslararası platformun perspektifinden değerlendirir misiniz? Dünyada neler var? Ülkemizde bu alanda ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Taha Yücel:  Yapay Zekâ yıllardır yazılımcıların uğraştığı, ilgilendiği ve çalıştığı bir konudur. Fakat yapay zekâ niye son zamanlarda bu kadar çok gündeme geldi?  Yapay zekânın yazılımı karmaşık ve yapılması gereken işlemler çok yoğun. Bundan dolayı çok büyük donanım altyapısı gerektiriyordu geçmişte. Bir insan gibi düşünen ve karar veren makinadan bahsediyoruz. Bu zordu ve belli bir aşamadan sonra da imkânsızdı. Şimdi ise mümkün. Gerek bulut bilişim, gerek işlemci kapasitesinin ve hızının artışı, saklama kapasitelerinin artması ile beraber yazılımların da gelişmesi sayesinde yapay zekâ artık uygulanabilir hale geldi. Peki, yapay zekâ nerelerde kullanılır? Hemen hemen her alanda kullanılıyor. Yapay zekâ tarımda da kullanılıyor, savunma sanayiinde de kullanılıyor, sağlıkta da kullanılıyor ve aklımıza gelebilecek her alanda kullanılıyor. Hatta yargı alanında kullanımı dahi gündemdedir. Yeni mezun olmuş bir doktorun bir alanda uzmanlaşması için yıllar geçiyor. Uzmanlık doktorların ilgilendiği vakalar ile oluşuyor. Ne kadar çok hastaya dokunursanız, ne kadar çok vaka ile karşı karşıya kalırsanız o kadar uzmanlaşıyorsunuz. Peki, insan ömrü kısıtlı ve Allah vergisi bu yetenek herkeste yok. Kimisi daha hızlı öğreniyor, kimisi daha yavaş öğreniyor. Sağlık hizmetlerini ileriye nasıl götüreceğiz? Sağlık sektörünü adil bir şekilde nasıl dağıtacağız? İşte bu noktada yapay zekâ devreye giriyor. Türkiye’nin en ücra köşesine atanmış bir pratisyen doktor düşünün; muayene ettiği hastanın MR’ı elinde ama baktığı zaman tanıyı koyamıyor çünkü o alanda uzman değil. Bu MR verisini yapay zekâ sistemine yüklediğimizde, bir doktorun hayat boyu görebileceği vaka diyelim ki on bin ise belki de bir milyon vakayı analiz etmiş olan yapay zekâ nerede kanser var, nerede problem var, nerede hastalık var diye detaylı bir şekilde tamamen sayısal bir analiz ile tespit ediyor ve teşhis ve tedavi tavsiye ediyor. Bu yüzden doktorun uzmanlık noktasında işini kolaylaştırıyor. Böylece teşhis ile ilgili, erken tanı ile ilgili müthiş bir imkân ortaya çıkıyor. Cerrahlar çok zor yetişiyor ve el becerileri çok önemlidir, çok sayıda vakaya dokunmaları çok önemlidir, kafalarının rahat olmaları ve çok huzurlu olmaları gerekir. Peki, bunu yapay zekâ ile yaptığınızı düşünün. Uzmanlaşmış bir sistemle yaptığınızı düşünün. Robotik cerrahi ile bir ameliyatı hemen hemen sıfır hata ile tamamladığınızı ve bir insanın hayatını kurtardığınızı düşünün. Yani yapay zekâ doğru kullanılırsa hayat kurtarır. Peki, yapay zekâ yanlış kullanılırsa ne olur? Bir robotik silah düşünün öldürme yeteneğine sahip güçlü bir silah ama yapay zekâ ile işliyor. Kötü niyetli bir insanın elinde ve zararlı bir görev verilmiş. Çoluk çocuk ayırmadan katliam yapabilir. İnsanın yine bir vicdanı ve duyguları var. İnsan tetiği çekerken karar veriyor. Varsa vicdanı, sorgulaması ve ahlakı devreye girebiliyor. Ama yapay zekâda bunların hiç biri yok. Yapay zekâ kontrolden çıkarsa çok tehlikeli olabilir. Başka bir örnek verecek olursak; yapay zekâ ile işleyen bir otomobil düşünün yolları biliyor, şeritleri biliyor. Peki, yapay zekâ ile giden bu arabanın bir yayaya çarpmayacağı ne malum. Bunun sorumlusu kim olacak? Yolda karşınıza bir yaya çıktı siz sürücüsünüz ve ani bir manevra yaptınız, yayaya değil ağaca çarpmayı tercih ettiniz. Peki, yapay zekâ bu ayrımı yapabilecek mi? Eğer içindeki insanları koruma algoritması yapay zekâya yüklenmişse, ağaca değil yayaya çarpar. Çünkü ağaca çarptığı zaman içindeki insanlar zarar görür.

Dolayısıyla, şu anda yapay zekâ tüm yönleri ile dünyada tartışılıyor. Yapay zekâdan kaçamayız. Yapay zekâ ile tanıştık ve yapay zekâ hayatın içinde ayrılmaz bir parçası oldu ve olacak. Bunu kontrol etmeyi bilmemiz lazım. Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Konseyi de insan hakları konusunda misyonu olan bir yapıdır. Yani temel görevi insan haklarını korumaktır. Aralık 2017’de Strazburg’da yapılan Avrupa Konseyi toplantısında Yapay Zekâ ve İnsan Hakları Uzmanlar Grubunun oluşumuna karar verildi. Türkiye olarak biz de Yapay Zekâ Uzmanlar Grubu’na kabul edildik. Burada uzmanlar grubu yılda 2-3 toplantı yapacak. Bu grup yapay zekânın kullanım alanlarını tartışacak ve insan hakları yönünden değerlendirilmesini yapacak. Bu çalışma sonunda yapay zekâ ve insan hakları ilgili bir düzenleme ve rapor çıkacak ve bu rapor Avrupa Konseyinin Parlamenterler Meclisine sunulacak ve ülkelere tavsiye niteliğinde olacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de yapay zekâ ile ilgili rapor gidecek. Yapay zekâ ile ilgili bir dava oraya gittiğinde bizim hazırladığımız rapor onlara ışık tutacak. 

Ben bitcoinden çok blockchain teknolojisine önem veriyorum. Blockchain teknolojisi gerçekten önemli bir teknoloji. Bir şekilde güvenli ve dağınık ortamda verilerin tutularak ve hiçbir şekilde inkâr edilip silinmeyecek şekilde bilgi güvenliği de sağlanarak ve zincirlerin birbirine kilitlenmesi ile silinemez, geriye döndürülemez, yok edilemez bir bilgi paylaşımının yapıldığı bir ortam blockchain. Bitcoin de bu teknolojiyi kullanıyor. Bitcoin gibi çok sayıda sanal para birimleri var. Türkiye’nin de Türkcoin’ini çıkarması gerekiyor. Türkiye’nin finansal sisteminde milli sanal para birimimizin olması elzemdir. Belki daha güzel bir ismi olur bilmiyorum ama ben Türkcoin ismini öneriyorum.

Dolayısıyla, şu anda yapay zekâ tüm yönleri ile dünyada tartışılıyor. Yapay zekâdan kaçamayız. Yapay zekâ ile tanıştık ve yapay zekâ hayatın içinde ayrılmaz bir parçası oldu ve olacak. Bunu kontrol etmeyi bilmemiz lazım. Türkiye’nin üye olduğu Avrupa Konseyi de insan hakları konusunda misyonu olan bir yapıdır. Yani temel görevi insan haklarını korumaktır. Aralık 2017’de Strazburg’da yapılan Avrupa Konseyi toplantısında Yapay Zekâ ve İnsan Hakları Uzmanlar Grubunun oluşumuna karar verildi. Türkiye olarak biz de Yapay Zekâ Uzmanlar Grubu’na kabul edildik. Burada uzmanlar grubu yılda 2-3 toplantı yapacak. Bu grup yapay zekânın kullanım alanlarını tartışacak ve insan hakları yönünden değerlendirilmesini yapacak. Bu çalışma sonunda yapay zekâ ve insan hakları ilgili bir düzenleme ve rapor çıkacak ve bu rapor Avrupa Konseyinin Parlamenterler Meclisine sunulacak ve ülkelere tavsiye niteliğinde olacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de yapay zekâ ile ilgili rapor gidecek. Yapay zekâ ile ilgili bir dava oraya gittiğinde bizim hazırladığımız rapor onlara ışık tutacak. 

Ben bitcoinden çok blockchain teknolojisine önem veriyorum. Blockchain teknolojisi gerçekten önemli bir teknoloji. Bir şekilde güvenli ve dağınık ortamda verilerin tutularak ve hiçbir şekilde inkâr edilip silinmeyecek şekilde bilgi güvenliği de sağlanarak ve zincirlerin birbirine kilitlenmesi ile silinemez, geriye döndürülemez, yok edilemez bir bilgi paylaşımının yapıldığı bir ortam blockchain. Bitcoin de bu teknolojiyi kullanıyor. Bitcoin gibi çok sayıda sanal para birimleri var. Türkiye’nin de Türkcoin’ini çıkarması gerekiyor. Türkiye’nin finansal sisteminde milli sanal para birimimizin olması elzemdir. Belki daha güzel bir ismi olur bilmiyorum ama ben Türkcoin ismini öneriyorum.

 CyberMag: İnsanların hayatına dokunan kararların bilgisayarlar tarafından alındığı bir döneme giriyoruz. Aynı zamanda kritik zararların da verilebileceği bir dönem. Toplumdaki birçok kritik karar otomasyonla verilmeye başlandı. Mesela şu anda ABD’de hâkimlere yapay zekâ algoritmalı yazılımlar veriliyor.  Yapay zekâ algoritmalarının kullanıldığı eğitimden insan kaynaklarına kadar insana dokunan birçok örneği var. Tesla, bir sürücüsüz (otonom) otomobil hata yaptığında insanlar ölebilecek. Devletin dijital dönüşümünde önemli bir çığır açmasının yanında büyük bir tehdit unsurudur diyebilir miyiz? Bir diğer örnek olarak, hayatımıza giren en büyük uygulamalar, Siri, Facebook verilerinin işlenmesi, youtube’a dakikada 300 saatlik video yüklendiği düşünüldüğünde, 100 milyonu aşan abone sayısıyla dünyanın en büyük internet televizyonu olmayı başaran Netflix’in arkasında da yapay zekâ sırları mevcut. Dünya devleri bu uygulamaları verimli ve güvenli şekilde nasıl kullanıyor?

Taha Yücel: Bizim bu alanda hızlıca yazılımcı yetiştirmemiz ve yazılımcılara da değer vermemiz gerekiyor. Marifet iltifata tabidir. Önce yazılıma hak ettiği değeri vereceğiz. Yapay zekâyı geliştirebilecek yazılımcı yetiştirmemiz gerekiyor. Yapay zekâ ile ilgili mutlaka sistemin bir parçası olmalıyız. Keşfedilmiş bir şeyi tekrar keşfetmemize gerek yok. Açıkları ve eksikleri bulup mevcudun üstüne onları tamamlamalıyız. Üniversitelere bu konuda görevler ve hedefler vermeliyiz. Mesela bir üniversitemiz sağlık konusunda yapay zekâ için ilgili çalışacak, bir başka üniversitemiz telekomünikasyon alanında yapay zekâ için çalışacak, bir başka üniversitemiz medya sektöründe çalışacak, görüntü işlemede çalışacak, savunma sanayinde çalışacak. Yapay zekâ ile birlikte sektörel uzmanlıklar oluşacak. Bu konuda hedef ve vizyon ortaya koymamız gerekir. Hedef verip zorlamamız, teşvik etmemiz gerekir.

 CyberMag: RTÜK olarak, bilgi güvenliği konusunda çalışma yürüten sivil toplum kuruluşlarına, derneklere destek veriyor aynı zamanda sektörün ek köklü STK’sı olan Bilgi Güvenliği Derneği Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapıyorsunuz. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, sektör üzerinde bir sinerji oluşturmak ve farkındalık yaratmak adına yola çıkan ve yayın hayatına iki seneyi aşkın bir süredir devam eden CyberMag hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Taha Yücel: Çıktığı ilk günden itibaren CyberMag dergisini takip ediyorum, zevkle okuyorum, istifade ediyorum ve çok da önemsiyorum. Öncelikle, bir şeyin az da olsa sürekli olması faydalıdır. Bir şeyin hepsi ele geçmezse bir kısmını da elden kaçırmamak gerekir. Tabi ki daha yapılması ve geliştirilmesi gereken şeyler var. Mesela dergideki bazı makalelerin İngilizcelerini de eklemek iyi olur, belki yurt dışına da açılmak gerekir. Sizleri de gençlik platformu olarak yurt dışına taşımakta fayda var. Türkiye’de çok güzel uluslararası etkinlikler yapıyorsunuz. Yakın zamanda ISCTURKEY2017 konferansı Sayın Başbakanımızın teşrifleri ile BTK’nın ev sahipliğinde gerçekleşti. Bunlar gerçekten Türkiye’de bize umut veriyor. Uluslararası bir organizasyon olması ayrıca çok önemlidir. Bu etkinliklere devam etmek lazım. Yurt dışında bu alanda ve benzeri alanlarda yazılım sektörü ile ilgili, bilgi güvenliği ile ilgili, blockchain ile ilgili, ITU’da, Amerika’da, Avrupa’da nerede kritik etkinlik varsa mutlaka birkaç arkadaşınızın desteklenerek oralarda Türkiye’mizi temsil etmesi gerekir. Şöyle güzel bir söz var; “Kovandan çıkmayan arı bal yapamaz”. Kovan Türkiye, Türkiye’den dışarı çıkacaksınız ki Türkiye’ye daha çok bal yapacaksınız. Göreceksiniz ki dünyada konuşulan konular ile sizin konuştuğunuz konular çok farklı değil, dünyada yapılanlar ile sizin yaptıklarınız çok farklı değil. Ama sadece internet ortamından veya Türkiye’den elde ettiğimiz bilgilerle değil, yüz yüze dostluklar geliştirerek, insan tanıyarak, konunun uzmanlarını tanıyarak iletişim kurmalıyız.

 CyberMag: Eklemek istediğiniz başka bir konu var mı?

Taha Yücel: Milli yazılım ve milli koruma sistemleri geliştirmemiz lazım, milli yüz tarama sistemlerimizin geliştirilmesi lazım, milli ‘switch’lerimizin geliştirilmesi lazım. Bu gelişmiş son derece işlevsel ürünleri kenara atalım demek değildir. Onlarla birlikte iş yapalım. Gerekirse ‘switch’in kritik yazılım bölümüne biz hâkim olalım. Bu sayede bilgi güvenliğini sağlayalım. Yani bir şekilde yazılıma hâkim olmak gerekir ve yazılımı da aynı zamanda güncel tutmak gerekir.

Saygılarımla…

 

 



İlginizi Çekebilecek Yazılar





İletişim | Gizlilik | Kullanım Koşulları